çooookkkk uzun bir yolculuk sonrası (tam 24 saat) evdeyiz…ve hatta 1 hafta geçip gitti bile. Ege iyi ki gelmemiş, Chicago’da ve sonrasında Londra’da 9 saat beklemek son derece sıkardı O’nu…Elbette bizim için de çok yorucuydu ancak Londra’da o kadar uzun süre kalınca bizim için en büyük avantaj jetlag’i atlatmak oldu. Geldiğimizde sanki hiç uçmamış gibiydik…Chicago havaalanında Japon bir turistin fotoğraf çektiğini görünce ne çekiyor diye merak ettim ve gerçekten de fotoğraflamaya değen bir görüntü olduğunu gördüm…
Giderayak…
Pazartesi günü ilk kez oğlum olmadan bu kadar uzun bir süre ve mesafe uçacağız…aklım Ege’de kalacak, sıkıntım bundan, yoksa git-gel hep aynı yer, yanımda olmayınca kendimi eksik hissediyorum…anneannesi ile İstanbul’da kalacak haftaya, biz de umarım sınavı geçmek üzere uzaklara gidiyor olacağız.
Bu kez uzun bir uçuş olacak ve bol aktarmalı. Havaalanlarında uzun sürelerle bekleyeceğimiz için yanıma bir sürü kitap almak için dün D&R’daydım. Yeni çıkanlar, çok satanlar, daha önce almayı planladıklarım derken aklım tüm kitaplarda kaldı. Ama öncelikle uzun zamandır aradığım ve baskısı yenilenen Kinyas ve Kayra‘yı bulduğumu müjdeliyorum, hemen yanında Elif Şafak’ın yeni kitabı İskender ve diğerleri….
Hepsini okumuş olarak dönmeyi hedefliyorum. Sıcakları burada bırakıp, daha da sıcak bir yere gidiyor olmak içimi sıksa da, mülakatı geçip keyifle dönmenin hayalini kuruyorum.
Bize şans dileyin…Döndüğümde yeni tarifler ve kitapların yorumları ile sizlerleyim….
Şimdilik hoşçakalın..
Umut üzerine..
Hayatın, umudun bittiği yerde sona erdiğini anlatan güzel bir yazı…
Araştırmacı fotografçi Cemal GÜLAS’ın Artvin Maçahel’de bir akşamüzeri rastladığı yaşlı bir kadının mısır tarlasını kazdırmak için şehirdeki çocuklarına göndermek üzere yazdırdığı bir mektup gezginin hayata bakışında yepyeni bir sayfa açmış. Mektubun bir kopyasını tarlasını kazması karşılığı istemiş. Bir hafta boyunca kadının tarlasını kazmış. İş bittiğinde ellerinin acısı bir ay sürmüş. Ancak bu ona yıllar sonra bile hayatında yaptığı tek hayırlı işin o tarlayı kazmak olduğu gibi gelirmiş. Mektup daha sonra kadının çocuklarından başka bir milyondan fazla insana ulaştı, ulaşmaya devam ediyor. Taşıdığı anlam ve evrensel nasihati sayesinde bir banka Almanya’daki işçilerimize gönderilmek üzere mektubu takvim yaptırmış.
Mektup aynen şöyle:
Canımın direği,
Bakma bu günkü dağların ak karına, gün gelip güneş daha sıcak doğacak ve eriyecek buzlar.
Delecek toprağı otlar, sürgün verecek yine kuru görünen ağaç dalları. Uyanan toprağın yüzünü tırmalayacak umut kazmaları.
Yurt dediğin nedir oğul? Doğduğun yer mi? Doyduğun yer mi? Bir yere yurt diyebilmen için önce doğmalı sonra doymalısın elbette.
İstekleri bitmeyene iki cihanda da huzur yoktur. Böyle bilirim.
Asıl olan çok çalışıp, az istemektir bu topraklarda. Her sene bir çift mısırdır hasatta umudum, odur bağlayan beni hayata ve buraya.
Önce ekerim tohumları kara toprağa, sonra beklerim ki dönüşsünler ak koçanlara.
Böyle geçti yüzyılım bu topraklarda. Ne kötüden iz gördüm, ne de namerttensöz duydum;
şükrettim ama beklemedim ki Allah göndersin. Bildim ki eğer vermezsem bu sarı tohumu kara toprağa ne umudum kalacak, ne de toprakla bir bağ aramda.
“Dağın arkası dağ olur” derler. Doğrudur. Lakin bakarsan, beklemeyi bilirsen dağın arkası bağ da olur. Onun için ne sabrımı ne umudumu yitirdim yalan dünyada.
Ana rahmi gibidir dünya insana, ana rahminde göbek bağıdır hayat bağımız, dünyada ise umutlarımız. Umudunu yitiren, hayat bağını da yitirir oğul.
Ben bunu bilir, bunu söylerim.
Kalın sağlıcakla…
Alain de Botton hakkında kararsız kaldım…
Bazı kitapları bana çok keyif verdi, bazıları ise hep tekrar gibi geldi…son günlerin trend yazarı, yeni çağ filozofu “de Botton”, belki de İstanbul’ da konuşmacı olduğu bir konferansta beni hayal ırıklığına uğrattığından mıdır, yoksa aynı cümle kalıplarının birkaç kitabında tekrarlanmasından mıdır bilmiyorum artık müthiş keyifle okumaya devam edemediğim bir yazar. Düşünceleri, anlatımı, kelimelerle oyun oynaması, geri plandaki felsefesi, her şey harika….ama her kitabında aynı tadı almak zor…yine de tavsiye benden…okumak isteyenler için
En sevdiğim : Statü Endişesi + Romantik Hareket + Aşk Üzerine
Hiç sevmediğim : Çalışmanın Sıkıntısı ve Mutluluğu
Az – Hakan Günday
Farklı bir dili var Hakan Günday’ın, farklı bir okur kitlesine sahip olması da bundan kaynaklanıyor belki. “AZ” bildiğim kadarıyla son kitabı, daha önce yayımlanan kitaplarını okumadım, tesadüf eseri keşfettiğim, yeraltı edebiyatı denilen bu türün başarılı temsilcilerinden yeni bir isim..
Öncelikle müthiş bir hayal gücüne sahip olduğunu belirteyim, bir insanın aklına bu kara düşünceler, bunca eziyet, zulüm…nasıl gelir, nasıl gelebilir? Bilmiyorum ama çok etkileyici olduğunu biliyorum.
İnsan kitabı okudukça haline, yaşantısına, varlığına şükrediyor…olmayacak hayatlar değil anlattıkları, ama benim bilmediğim hayatlar…ülkemizde pek çok insanın başına gelebilecek felaketler…ama yine de insan ”yok artık” demekten kendini alamıyor.
Çok sürükleyici bir kitap, bir sonraki sayfada ne olacağını merakla beklerken hemen bitirdim ama arada geri gidip, kelimelere, detaylara takıldım, birkaç kez okudum, cümle arasına sıkışmış ifadeleri inceledim….o kadar gizli ayrıntılar var ki, bence kitabı içinde yaşıyormuş gibi yapan da bu..
Farklı şartlar ve yerlerde, bir kez hiç farkında olmadan karşılaşıp yıllar sonra bir araya gelen iki insanın hikayesi AZ…Bir aşk hikayesi değil, romantik bir roman hiç değil…En etkileyici olan ise edebiyat sayesinde birleşen bu iki kişinin geçmişi ve yaşadıkları…
Son derece sert bir anlatımı olsa da tamamen gerçekleri bir araya getirerek kurgulanmış, çok güzel bir kitap….
Kinyas ve Kayra ise bundan sonra okumak istediğim ikinci kitabı, genellikle vakitsizlikten ideefix’den söylüyorum kitapları ama ne yazık ki yeni baskısı hazırlandığı için bir müddet daha bekleyeceğim….
Hakan Günday’ı henüz okumamış olanlar için yeni bir keşif..mutlaka okuyun, keyif alacaksınız…
Yine yollarda….
Bu kez Kentucky, Florence….uçakta maalesef 1 saat rötar var, Garanti lounge’da pineklemece… sonra uçuş, NY’da 1 gece ve Florence, Cincinnati…. artık gelince yeni bir şeyler söylemek lazım…. herkese şimdiden iyi yazlar….gelince görüşmek üzere…
Balkon keyfi..
Bir türlü gelmek bilmeyen ve bu sene kendisini pek bir özleten yaz sonunda aniden çaldı kapımızı…Temizlik, boya, takımların çıkarılması derken ancak bu hafta sonu yerleştirebildik balkonu ve terası…Keyif başladı ya, yeni bir şeyler eklemek gerek diye düşündüm…Sıklıkla kullandığım akşam mum sefasını bu kez farklı bir obje ile birleştirmek, biraz daha oryantal bir mum ışığı elde edebilmek için fikirler araştırmaya başladım…Her zamanki gibi internet en büyük yardımcım. Bu konuda oldukça fazla bilgi var internette. DIY projeleri, hazır mumluklar, şamdanlar almış başını gidiyor. En beğendiğimi uygulamak istedim. Dantelli kavanoz fikri çok hoşuma gitti.
Öncesi – Sonrası
Bayılıyorum DIY projelerine…..önce – sonra resimlerine…keşke ben de, ben yaptım diye önceki ve sonrakini halini gururla sunabilseydim.. Elbet bir gün o da olacak….hayalimde kocaman bir depo-atölye…içinde eski mobilyalar, boyalarım, dekupaj malzemelerim, glaze’ler, elektrikli zımparalar, varaklar ve rengarenk eskitme mobilyalar var…Ama iş mutfağa geldi mi, pes diyorum. Aklımda fikrimde, tüm dolap kapaklarını yenilemek vardı ancak ne zaman ne de enerjim buna elbette müsaade edemezdi.
Veee sonunda…İşte lambam..
Kaç ay oldu artık hatırlamıyorum. Büyük bir enerji ve hevesle başladım, ölçüp biçtim, kestim, yapıştırdım, kumaşım yetmedi, bir arkadaşımdan rica ettim, Kapalıçarşı’ya gitmişken devamını bulup aldı…ama bütün bunlar benim muhteşem lambamı bitirmeme yetmedi. Akşamları yorgun geldim, televizyona daldım. Bu koca lamba, salondaki masanın üzerini süsledi aylarca. Misafir geldiğinde, oturma odasına taşındı, sonra tekrar salon masasına kuruldu. Etrafında silikon tabancası, makas, kumaş ve diğer gerekli malzemeleri ile.
Sonunda asıl yerini buldu…Koridoru süslüyor şimdi..Muhteşem rengi ve dokusu ile…Biraz disco havası oldu ama ne yapayım!!! Mutfak değişirken balkona dokunmazsak, belki mutfak balkonuna tayin oluverir…
Yapmak çok rahatlatıcı, insanın eli oyalanırken beyni yavaşlıyor…Bu bana o kadar iyi geliyor ki…Önemli olan da bu zaten, bir şeylere başlamak, devam etmek ve bitirdiğinde heyecan duymak, bütün bunların arasında da beyni durdurmak, zihni yavaşlatmak ve rahatlamak…
Ben yaptım…Çok mutlu oldum….Size de tavsiye ederim.
Resimler pek net değil, koridor olduğu için biraz karanlık ama siz anladınız konsepti.
Ne kadar zenginim…
Yine okuduğum minicik bir hikaye, ne çok kalbime işledi…Beni ne kadar hüzünlendirdi, bir o kadar da şükretmeme neden oldu. Her sabah şükrediyorum ben, her gözümü açtığımda…aynaya her baktığımda….bir de bu ufacık hikayeler, kalbime işliyor, bana ne kadar şanslı olduğumu hatırlatıyor. Okuyun, ne kadar şanslı olduğunuzun bilincine varın….fincanlarım ve tabaklarım takım benim de…
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk çaldılar kapımı :”Eski gazeteniz var mı teyze?” çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “İçeri girin de size kakao yapayım”dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü : “Teyze, siz zengin misiniz?” diye sordu. Zengin mi? “Yo, hayor!” diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarımız takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu ki. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler…Başımızı sokacak bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi…Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hala.
Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de..Olur da unutuveririm ne denli zengin olduğumu…





